Yılın Son Yazısı
lafı fazla uzatmadan herkesin yeni yılını kutlar sağlıklı,başarılı,mutlu ve huzurlu bir yıl geçirmenizi dilerim.yeni yılda yeni yazılarla görüşmek dileğiyle....
zıp zıp
makine elemanları dersi, etrafa bakınırken hatırladım bir anda.
zıp zıp'a binmeyen yoktur herhalde küçükken. garip bir eğlencedir ona binmek. ama konumuz bu değil.
erdek'te askeri kamp vardır, bilmeyenlere öğretelim hemen. yazın eş dost ziyaretine gitmişiz bandırma'ya. kaçamak yapıyoruz tabiki. deniz, kum, güneş, askeri kamp. -araya sıkıştıralım, 14-15 yaşında felanım.- akşam yemeği öncesi duş alıp bir tur atalım, gezelim diyoruz. her şey güzel. kahkahalar havada uçuşuyor falan. gezerken zıp zıp'a gözüm takılıyor. "hadi binelim" diyorum bizimkilere(arkadaşlara). "olmaz ya olm bebeler biniyor ona baksana" diyorlar. tabi biz 29 yaşındayız zaten! laflarını bitirmelerine izin vermeden zıp zıpın girişinde alıyorum soluğu. askere soruyorum: "binebilir miyim?". etrafına bakıyor, akşam yemeği öncesi kalabalık yok, içeride zıplayan da yok. "bin hadi" diyor. içeriye geçip başlıyorum zıplamaya. yerimi de belli etmişim, benden sonra girenler o tarafa gelmez diye düşünüyorum.
kafam neredeyse tavandaki korumalıklara değecek. arada bir de obafemi martins'inki gibi saltolar atıyorum. derken ne olduysa oluyor. zıplarken etkilediğim alan içine girmiş mal bir çocuk, uyguladığım kuvvetin etkisiyle kontrolsüz olarak zıplıyor(diye tahmin ediyorum, görmedim). havada aptal hareketler yapan ben, küçücük çocuğa tekmeyi geçiriyorum; çocuk 5 metre ileriye savruluyor. savrulduğu yetmemiş gibi etki tepki prensibi dahilinde bana uyguladığı momentum ile dengemi kaybedip ayak bileğimin üstüne düşüyorum. kuvveti ayarlayamadığım için bileğim burkuluyor, sıcağı sıcağına pek hissetmiyorum tabi. aklım çocuğun durumunda.
salya sümük ağlamaya başlıyor çocuk. annesi de durumu görür görmez içeride. sövmeye başlıyor bana. "ne işin var burada? kaç yaşındasın sen? utanmıyor musun binmeye?" (sansürlenmiş halleri tabi bunlar) canından bir parça kopmuş anne, ne dediğini bilmiyor. özür diliyorum, isteyerek olmadı diyorum ama hikaye tabi.
çocuğunu çıkarırken girişteki askere de kayıyor bir güzel. asker ne yapsın be abla? "kusura bakma" diyorum askere de. bizimkiler kahkahalarını gizliyor. anne ve çocuğu gözden kaybolunca anırmaya başlıyorlar. bileğimin acısını hissetmeye anca vakit buluyorum. bakıyorum şişmeye başlamış. bileğe mi üzüleyim, şamar oğlanına döndüğüme mi bilemiyorum tabi. iki gün boyunca şiş duran bileğime her baktığımda kadının beni dövecekmiş gibi attığı bakışlar ve askerin o ifadesiz suratı aklıma geliyor. sonra da "lan bebe nasıl ağladı ama ahaha" diye gülme malzemesi oluyor.
feysbuğ
vize haftası sonrası bunalıma girip(!), bir feysbuk ekaunt'una sahip oldum. tükürdüğünü yalamak diye buna denir bence.
çancılara selam olsun :)
1-)Itron: çan oranı %86.93
2-)celicasupra: çan oranı %56.25
3-)minæ: çan oranı %55.71
yarışmacı arkadaşımız pardon çancı arkadaşımız Itron u bu çancılığından dolayı kutluyor ve kendisine 1 adet 4 ayaklı bio yakıtla beslenen bu yüzden de çevreyi kirletmeyen bi adet son model inek hediye ediyoruz -demek isterdik ama elimizde olmayan teknik yetersizlikler nedeniyle maalesef bu hediyeyi kendisine veremiyoruz-
and the pes 2010 goes to...

aceto balsamico'yu bilmeyeniniz yoktur. dün oynanan el clasico'nun sonucu üzerine bir yarışma yapmıştı blogunda. şansımızı deneyelim diyerek bir tahmin yapmıştım. 1-0 barça alır, golü de z. ibrahimovic atar dedim.
inanır mısınız? tuttu :)) bu sonuç şu diyaloğu da doğurdu:
(bayram sebebiyle; liseden sınıf arkadaşlarıyla buluşma düzenlenmiş, mekanda oturulmaktadır. bağrış, çağrış, gürültü hepsi iç içeyken algıda seçicilik kendini gösterir; "barça kazanmış" lafı duyulur)
m: -nee barça kazanmış mı?
x: -he ya, 1-0 çakmış real'e.
-(1-0) demek, golü kim atmış?
-ibrahimovic atmış ya, aslanım benim!
-(hafif şaşkın) şimdi bir şey söyleyeceğim ama inanmayacaksınız!?
-ne diyeceksin?
-pes 2010 kazandım.
-ne alaka?
-skoru ve golü atan(lar)ı bildim. pes 2010 kazandım.
-(alaycı bir ifadeyle, hepbir ağızdan) s....r lann yeme bizi ahahahaha ayaküstü sallama ahaha!
sonucu bilinmeyen işler
- Saat 4:00 ... Evet 4 hamde gece 4... Manyamıyım ben git yat uyu diyorum kendime ama nafile uku sıfır.
- Uyuyamayıncada dedim kendi kendime "Gir şu bloga, bi tıkla bakalım neler dönüyor".
- Ama uykusuzluk çok boktan bi durum. "EEE! madem uyku yok hadi yazır oğlum..." dedim ve sonuç...
- Blog'u özlediğimi farkettim. Meğer burası bildiğin stres atma mekanıymış, yazmaya alışmışız bi kere...
- Sevgili okurlarım bu gün gördüm ki artık kimse hiç bişiyi umursamıyor. -Blog biz seni seviyoruz o ayrı- Umursamadığı gibi, bilmediği olayların sonuçlarından kaçmak yerine üzerine giderek herşeyi daha bi bombok hale sokuyor.
- Misal beni ele alalım: Uyumayı sevmediğim halde sonuçlarının, uykusuzluğun getireceği sonuçların farkında bile değilim. Peki sonuçları neler mi? Merak ediyorsanız size bir doz İbrahim, pardon uykusuz İbrahim verelim...
- Bu gün 2 bardak kırdım... 4 kez kafamı dolaba çarptım... 1 kez oturduğum yerden yerleereeeee yuvarlandım... Kahveyi koymadan bardağa su koydum -Ben genelde önce kahve koyar sonra suyu koyarım-... Dahada kötüsü suyu kirli bardağa koydum... gün boyunca aptal saptal, ipe sapa gelmeyen ve anlamsız cümleler kurdum; daha doğğrusu kurduğumu sandım ama aslında cümle kurmadığımı yeni anlıyorum... 3 tane film izledim... Ayrıca bu yazıyı yazarken 8-9 imla hatası yaptım... (Buna alışık olduğunuzu biliyorum.) v.b.
- EEE! Git uyu diyorsunuz ama sonucunu bilmeden işe kalkarsan böyle olur. İşte siz güzel bir öğüt: Artık uykusuz kalmanın sonuçlarını biliyorsunuz ve bu nedenle; UYKUSUZ KALMAYIN! KALMAYIN!
- Peki ya, uykuyu alarak ortalıklarda gezmenin sonuçlarını anlatmalımıyım? Bilmediğim şeyleri anlatamam...
- SAYGILAR!!!
kaza yaptım : )
olayın en başına gidelim.
biliyorsunuz, spor salonuna takılıyoruz. gidip ağırlıkların altında ezilerek kendimize eziyet ediyor, sonra bitap bir halde kendimizi eve atıyoruz. işte bugün de o günlerde biriydi. eve gelip sıcacık duşun altına kendimi attıktan sonra mayışmış bir halde beni uykuya itecek oyun olan football manager'i açtım. normalde, ben spor salonundan gelip arabayı babama bırakırım o da çıkar dağa bayıra koşar. hasta olmuş, "içeriye gidip yatıyorum ben, uyanamazsam git anneni al." dedi.
yorgun ve bitkin ben istemeye istemeye tamam dedim. nasıl olsa uyanır!
uyanmadı.
sorun yoktu, ilk kez araba kullanmıyordum, ilk kez de annemi almaya gitmeyecektim. annenin iş yerine gidip anneye "çok yorgunum pfss" dedikten sonra yola koyulduk. eskişehir'i bilenler için söylüyorum odunpazarı'daki otobüs duraklarına (atatürk lisesi'nin oradaki değil) çıkarken diş polikliniği vardır. şimdi o yokuşu hatırlayın. işte o yokuş.
lanet olası yokuşu her geçişimde kırmızı yanmazsa olmaz! o ışıklarda yeşilin yanmasını (sağa dönmeyecekler için) beklemek ise tam bir işkence. yaklaşık 1,5 dk. kadar bir bekleyişten sonra yeşil ışık yanıyor, yarı debriyaj hazır(!), çekiyorum ayağımı frenden, yavaş yavaş gaza basıyorum. ama o da ne? araba ileri gideceğine geri gidiyor. "lan!" diyorum biraz daha yükleniyorum gaza. sonuç değişmiyor. derken çaat diye bir ses. "eyvah gitti" diyor annem. yediğim kornalar da cabası. şok olmuş şekilde dikiz aynasına bakıyorum arkadan bir polis bana doğru geliyor!
kaza olmuş. her şey hazır sanıyordum oysa ki! vitesi boşta unutmuşum!! sabaha kadar gaza bas nafile gene öne gitmez o araba bre salak! konsantrasyon kaybı diyelim daha masumane hea?!
"ehliyet var mı?" diyor polis "var" diyorum. veriyorum ehliyeti, hemen hasar tespit çalışması. unutmadan söyleyeyim polis aracına çarpmıyorum. polise ait sivil bir araç. aracın sadece plakalığı (plaka değil, plakanın takıldığı o siyah plastik hede) hasar almış. polis gayet sakin. "buradan bir insan da geçebilirdi, plaka hiç sorun değil" diyor. "dikkatli ol" diye ekliyor. "hatamı kabul ediyorum, kusura bakmayın" diyorum polise. annem ise hasarı karşılamanın peşinde. kabul etmiyor tabi polis. ne dediğini de bilmiyor kadıncağız. elindeki poşetleri dört bir yana fırlatmış. tekrardan "kusura bakmayın" diyorum plakasını söken polise ve arabaya doğru yöneliyorum.
vitesi bire takıp kalkışı gerçekleştiriyorum. eve ulaşıp olayı babaya anlatıyoruz. "olucak tabi o kaza boşverin arabayı size bir şey olmasın!" diyor.
sonra hiç işim yokmuş gibi gelip buraya yazıyorum.
ankara ankara
belki başka bir gün, yeniden görüşürüz ankara!
not: fotoğrafa bakıp kız/erkek oranı hakkında yorum yapacak salağı sağ üst köşedeki "x"e basmaya davet ediyorum.
Konsantre Hayat...
- Hergüne merhaba demeyi kendine borç bilen, devamli olarak kombine hayat süren, zombi misali bazan ne yaptımızı dahi bilmediğimiz bir hayatı süren, basit ama bi o kadar da karmaşık canlı topluluğu olarak, konsantre hayatlarımızla kendimize verilen görevlerle farklı yollara dağılmış bulunmaktayız...
- Farklı yol derken; hepimizin üstlendiği ve yapmak zorunda olduğumuz işlerden bahsediorum. Ancak asıl kast ettiğim tabiki çalışmalarımız ve toplumda olan yerimizi korumamız için gerekli olanı(ki para) kazanmak için kullandığımız sıfatlar. Bunlara konsantre olarak yaklaşarak bakmak bizimde hakkımız değil mi?
- Hergün konsantre olarak kendine bakan insanlarla karşlaşırız. Okulda, yolda, yemek yediğimiz yerlerde v.b. Bunlarda ortak olarak gördümüz ilk şey onların konsantre yaşamlarıdır. "Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim.."
- Şöyleki; herkez birini ilk gördüğünde onu yargılama sürecinden geçirir. Kafasında ii kötü bişiler canlandırır ve eğer bu insanı normal olarak kafanızda bi yere koyarsınız. İşte bu ona bakışınızdır. Daha sonra onun mesleğini öğrenirsiniz ve bu fazla tanımadığınız kişi hakkında bilginiz olur... İşte bu ufak bilgi yumağına ben karşınızdakinin konsantre hayat bilgisi demeyi doğru buluyorum. Aslında merak ettiğim şey şu ki; insanlar başkaları hakkında bu edindikleri konsantre bilgileri daha sonra hangi duygularla yoğurarak karşısındakine yaklaşıyor?
- Keşke bunları öğrenmenin bi yolu olsa... Keşke... Keşke diorum ama yanlışmı düşünüyürom acaba...
- "Bunu bilsek hayat daha güzel olmazmıydı?" demektende kendimi alamıyorum. SAYGILAR
(1/2)*m*V^2=m*g*h
-Şimdi gelelim düşünce hızının gerçekdeğerini hesaplamaya!? Kendimi herkez gibi ısık hızında düşünen bir insan olarak ele alalım: h=beynimin yerden yüksekliği(ağırlık merkezinin)=6+168=174 cm=1.74m , beynimin ağırlığı(ortalama)=375gr=0.375kg , g=yerçemi ivemesi=9.80665 m/(s^2)
hafta sonu ekstra
=
hafif dönen kafa + anlamsız kahkahalar + itiraflar ahahah.
tabi entropinin artma prensibini de unutmadık.
son olarak değerli okuyucu, abidik gubidik magazin programları vardır bilirsin. -program ismi x olsun- x biter x life, x life biter x özel, x özel biter x extra başlar. işte bu başlığı da öyle düşün.
amaçsız bir yazı oldu tabi. farkındayım.
özlü söz
öküze boynuz ağır gelmez
1
sıfır beş ucu olan var mı?
öncelikle bana kalbin kadar temiz bir sayfa ayırdığın için ç... lan dur. orası burası değil. böyle de amele esprileri sıkıştırıyorum araya sıkılma diye.
*spor salonu işine gülüyordum ama oldu. gidip takılıyoruz. sonra gidip öküz gibi yiyoruz.
*vize haftası gene geldi çattı. bir başladı mı okulun sonuna kadar götürüyor bu fırtına bizi. çancılara selam yola devam.
*makine mühendisliği = öcü! hele birisi makine mühendisliğinde okuduğunuzu duymasın. 1 erkeğe 3 erkek muhabbeti yapmazlarsa başları arş'a değiyor zaten!
seceremi mi tutuyorsun lan liboş?
*sonuç olarak: fiestaaa locaaaa fiestaaa locaaaaa
günün özetinin de özeti
spor salonundan çıkış:napalım kısmet değilmiş.biz de dedik basketbol oynarız :)
sonuç:bekle beni spor salonu,perşembe erken gelecem binicem koşu bandına vurucam kırbacı vurucam kırbacı....
minæ
şimdi düşünüyorum da, ben ismi koyan bi adamın blöğüna girmem yani.
torpil
her ne ise, o masalara yakın bir yerde boş bir sandalye bulup yerleşiyorum. yoldan aldığım açma'yı yemeye başlıyorum. sınav henüz başlamamış, komisyonlar kahvaltı ediyor daha. derken içeri adamım biri giriyor. ilk elden -kurs sahibi- tarafından karşılanıp benim yanımda bir yerlere oturuyor. hizmet aksamıyor tabi, hatta bu yeni adam "haşhaşlı yok mu ya?" diye azarlıyor birini.
lan, kim bu adam amk? diyorum içimden. -sonradan şube müdürü olduğunu öğreniyorum.- adam simidini yudumlarken telefonu çalıyor. benim de işim yok ya, göz hapsine alıyorum adamı. bir saniye diyor adam telefondaki kişiye. ceketinin cebinden bir kağıt ve bir kalem çıkartıyor.
bir şeyler yazıyor kağıda sonra telefondaki adama herkesin duyabileceği bir sesle: "hangi kurs?" diye soruyor. cevaptan sonra tamam diyerek telefonu kapatıyor. kağıdı önüne koyuyor. simidini yemeğe koyulduğu bir vakit -beni göremez diye- kafamı kaldırıp önündeki kağıtta ne yazdığına bakıyorum:
xxxxx sürücü kursu
xxxxxxx kubilayoğulları
xxxx osmanlılaştıramadıklarımızoğlu (tabiki bunlar değil)
hasssiktir diyorum içimden.
çayının son yudumunu da içip aniden kalkıyor yerinden, "kahvaltı için teşekkür ederim, işim çıktı, gitmeliyim." diyor az önce haşhaşlı yok mu? diye böğüren halinden eser kalmamış halde; nazikçe. söz konusu sürücü kursunun bürosuna doğru yola koyuluyor muhtemelen. elindeki kağıtta yazan isimleri vermeye.
yukarıda da söylediğim gibi, "şube müdürü bu adam" diye fısıldaşıyorlar yanımda.
tekrar "ha sktr" diyorum, "direksiyon sınavı bile mi satılık?"
sahurda sabun yemek
-hacı, basketbol maçı vardı biliyorsun türkiye - sırbistan. uzatmaya gitmiş. eh kaçırmayacağız ya maçı. izledik sonuna kadar. saat de geç olmuş. sabah da ders kayıtlarımız vardı. erken kalktım. üstüne de bunun yorgunluğu gelince hayvan gibi yattım uyumaya başladım.
x: "eh, ne var bunda? hepimiz izledik yattık. bu mu yani?"
-lan bi sus anlatıyoruz işte. malum ramazan ayı oruç da tutuyoruz arada. eh öyle yani sahur falan. 2-3 saatlik uykudan kalkınca beyin falan kalmıyor hocam. söylemesi ayıp babam da tost yapmış. en kaşarlısından üstelik. bizim sıvı sabun da greyfurt-limon aromalıymış hacı. ne alaka deme, öyleymiş. sarımtrak bişey. işte ben onunla elimi yıkamışım.
x: "napıyım senin sabununu? banane lan?"
-dinlemeyeceksen gidiyorum?
x: "pardon abi, devam et sen."
-gözler kapalı tost yemeye çalışırken kafama esmiş, gözlerimi açıyorum. tırnağımın üzerinde sarımtrak bir şey var duruyor öyle. iyi niyetliyiz tabi. kaşardan süpheleniyoruz. orada duracağına midemizde dursun diyip büyük bir açlıkla yalıyoruz parmağımızı. hatta dişlerle de kazıttırıyoruz. ımmmpss nefis diyecekken o iğrenç tatla tanışıyoruz.
o tadı alınca uyku falan kalmıyor haliyle. mnskm. ne lan bu derken katil sabun akla geliyor, işte o sabun:

sahur rezil oluyor tabi. bir de sürekli akılda beliren "acaba midede köpürür mü lan bu?" sorusu niyete konsantre olmayı engelliyor. üstüne üstlük yenilen içilen hiçbir şeyden de tat alınmıyor. mide felç olmuş, kusmak üzere bir hal alıyorsun. daha da vahimi, o kafayla ellerin nasıl sabunlandığı sorusu cevapsız olarak duruyor.
x: "ahahaha, malsın. ee şimdi nasılsın?"
-hala köpürmedi, sanırım iyiyim.
kısadan hisse: sahurda sabun yemeyiniz. yiyeni uyarınız. sabun yemek kötü bir alışkanlıktır. ayrıca ellerinizi -uyku sersemi de olsa- bol suyla yıkayınız. ismi sasha olan kızların %75'i güzeldir. bunu da unutmayınız.
ne yazıyorduk buraya?

*çatır çatır yazma isteği bir anda kayboluyor. şu boş sayfayı açınca böyle oluyor nedendir acep? az önce aklımdaydın, uçup gittin nerelereeee?
*pes oynamak, become a legend takılmak bile sıktı inanır mısın? amaçsız oturmak daha beter. şöyle iki tek atsak desem, ona da sıcak bakmıyorlar.
*itiraf ediyorum twitter hesabı oluşturdum kendim için. hesabı açıp kapatmam arası geçen süre 45 saniye falan sanırım. anında yok ettim. amacım neydi bilemiyorum. twitter ne lan? @taharetleniyor, @yiyişiyor. bu mu yani olay?
*spor salonuna gidecekmişiz, gülüyorum ben buna ahahah : )
*sophia'nın piskolojik sorunları var, hemfikiriz.
1-2-3
*yazacak çok şey var da, yazacak şey yok yani şey işte arkada kocaman duruyor ya. (oha)
*şu laptopu aldım alalı bir isteksizlik çöktü üzerime. eyçpi'nin bir laneti midir yoksa?
*celica'nın final haftası, başarılar diliyoruz kendisine. evo x fq-400'ün de selamı varmış.
*yaz tatili çok çabuk bitti. staj adamın hayatını bitiriyor afedersin. stajı olanlara selam ederiz :b
*herkes üniversite hakkında bir şeyler soruyor. sanırım yaşlanıyoruz. (genele bağladım işi ehehe)
*daha da monte cafe'ye gitmem, sokak cafe: öğrenci mekanı.
*piyano, evet piyano. bazen dinliyorum.
*ya bizim mahalleden davulcu geçmiyor ya da hayvan gibi uyuyorum.
*kürt açılımı nedir ne değildir anlayabilen banada anlatsın.
*madonna 51 olmuş. :şok
3-4-5
bloga karşı beslenen bu isteksizlik nedendir bilinmez sayın okuyucu. muse - supermassive black hole eşliğinde araç kullanmanın dayanılmaz hissiyatını göz önüne aldığımızda bloga yazmak pek çekici gelmiyor olsa gerek -şahsım adına-.
lafı şu şarkıya getirmişken, bu twilight furyasını anlamış değilim sayın okuyucu. kitapla aram iyi olmadığı için -hayır, bunu söylerken övünmüyorum- uzak kalmış da olabilirim tabi. bir de twinlight'çılar varmış, google sağolsun bunu da gösterdi bize.
her neyse efendim, bu blog yazarlarının abuk subuk işleri var işte. bira-cips-fm 09 üçgeniyle 3-4-5 üçgenine meydan okumayı amaçladığım bu tatilde daha abuk neyim olabilir ki? (burada bira ve cips üçgenin dik kenarlarını, fm 09 ise hipotenüsü oluşturmaktadır.) söylesene sayın okuyucu, dilin varmıyor değil mi?!
son umut: srebrenica
Tarihin en karanlık günlerinden biri olan bu günde, Sırp Televizyonu, soykırımın mimarı Sırp Ordu komutanı General Ratko Mladiç’in bir tepe üzerindeki görüntülerine yer veriyordu. Mladiç televizyon seyircilerine hitaben ‘Türklerden’ intikam alma zamanının geldiğini ve şehrin Sırp milletine bir hediye olduğunu söylüyordu...

bugünün diğerlerinden ne farkı vardı peki?
bir çoğunuz haberlerde bile görmedi. belki diğerleri gibi; bu satırları okuyan sizin, çöplük hafızanıza kazınamamıştı bile bu katliam. öldürülenlerin boşnak olması değil, insan olması önemliydi. hatta "türklerden" intikam alınması bile önemli değildi. bunların hiçbiri işlenen suçu örtemezdi çünkü.
kafanızın küçük bir yerinde kalsın diye konuştum; şimdi, biralarınızı yudumlamaya devam edebilirsiniz.
lan stajınızı yapın lan
daldan dala atlayıp sözü staj günlüğüne getireyim hemen. staj günlüğüm vardı bir tane. vazgeçtim, günlüğe yazmayacağım artık. sıkıldım senden günlük, eeeh yeter!
bu yazıyı bitirmek için aklıma bir şey de gelmiyor. sanırım bunaldım. idare edin böyle boktan bir postla.
unutmadan,sınav gözetmeni olunca kürsüden yaklaşık 50 m uzunluğundaki sınıfın sonunda sesi yankılanan bir asistan mevcut mektebimizde.(lannnn susun olummmm) şimdiden söyleyeyim de sonra nereden geldi bu başlık demeyin. bu yazı bizden tüm genç münevverlere ve onların deneyimli hocalarına gitsin. ali malkoç'a selam ederiz.
şu son paragraftaki kral tv tandansını hissetmeyen yok sanırım.
mühendisler staj yapar...
- Mühendis ismi böyle ağır olmasına karşın aslında hiçte oyle ağır baslı insanlar değiller. Önek dialog allta:
mühendis 1- LAN! HASAN LAAAAAAN!
mühendis 2- Buyur abi bişi mi dedin???
mühendis 1- Sus konuşma lan!
mühendis 2- ?'???**
- Ustalar çok yılışık insanlar ve ayrıca muhabbete düşkünlük had safhada... Hemen bi örnek:
usta- Olum orada öyle dikilinir mi???
ben- Ne yapalım usta işte çizim yapmamız lazım.
usta- Lan baksana Aliiiii! Boş gezenin boş kalfası bunlara iş vermiş aq... haahhahahahaa!!!!!
ben- *.x*x+%^
usta- Daha çalışılacak sessiz bi yer yokmu aq!!! hehehahahhehehe!!!
ben- ....(denicek laf yok ki???)
- sandığınız gibi garip olaylarrın olmasının aksine normal olaylara olabilir. örnek hazır:
ARGE deki bayan- Buyrun nasıl yardımcı olabilirim???
ben- Merhaba. Ben burada stajyerim de, teknik resim almam gerekiyor. Şu ve bu parçanın teknik esimlerini alabilmem mümkün mü???
ARGE deki adam- Sen 2 senelik mi okuosun yoksa mühendislik mi???
ben- Makina Mühendisliği okuyorum...
ARGE deki kadın- Hadi ya!!! Ben zaten anlamalıydım konuşmandan, emen veriyim teknik resimleri, bak ama 2 senelik olsaydın vermiyoruz...
ben- Sağ olun :) (içimden de sırıtıyorum ohh ohh!!!)
-Sonuç olarak hepimiz kardeşiz. Terfi isteyen varsa argeye gitsin :)
nazo gelin ayağına giyer converse
converse, converse,converse, converse, converse
Akşam olup gün batınca dağlara hüzün çökünce
Lale sümbül boynun eğip kurt kuzuya kem bakınca
Köye döner nazo gelin yavru ceylan gibi kaçar
Seke seke çaydan geçer nazo gelin ayağına giyer converse
Bir bakışı canlar yakar gülüşüne cihan değer
Nazo gelin ayağına giyer converse
Ayağında gümüş converse ince nakış gümüş converse
Yavru ceylan gibi kaçar seke seke çaydan geçer
Nazo gelin ayağına giyer converse
Bir bakışı canlar yakar gülüşüne cihan değer
Nazo gelin ayağına giyer converse
Converse, converse,converse, converse, converse
ampül abi yanarken
uyarı: aşağıdaki laylaylom maddeler anlık bir düşüncenin ürünü olup sadece isteyeni bağlar.

izlenme rekorları kıran bir blog oluşturmak istiyorum, mükemmelim, harikayım diyenlere öneriler:
a-) bayansanız yola bir adın önde başladığınızı unutmayın. bu avantaj, türk erkeğini için potansiyel av konumunda olduğunuzdan kaynaklanıyor.
b-) özgür kız havalarında takılın. ben yaparım ben ederim diyin. 10 birada sarhoş olmayacağınıza herkesi inandırın.
c-) bloga ip değil tık sayacı koyun. herkes "oha lan amma çok kişi girmiş bilöööğuna" desin.
d-) post atarken hayal gücünüzün sınırlarını zorlayın. her olayı abartın, olmayan şeyleri yazın.
e-) sansasyonel olun. sevgilinizle nasıl seviştiğinizi falan anlatın.
f-) hayatınızı en uçlarda yaşıyormuş gibi gösterin. örneğin, myanmar'da bir budist tapınağının tuvaletinde yaşadığınızı belirtip burada yediğiniz bokları anlatın.
g-) sürekli kendinizi övün. çevrenizdeki salaklardan -olmasa bile- bahsedin.
h-) küfür etmekten çekinmeyin. doğal halim bu, rahatım havaları takının.
i-) başarısızlıklarınızın suçunu karşı tarafta arayın. okuyucuyu, sorunun sizde olmadığına inandırmak için her yolu deneyin.
j-) borderline kişilik bozukluğunuz olduğunu okuyucuya hissettirmeyin.
sevgili staj günlüğü de bir gün daha beklesin, yarın akson hattından kendisine sesleniyor olacağım!
telefonda ilginç bir diyalog
Ç:alo?
M:alo oğlum telefonu annene versene bi.
Ç:alo?
M.oğlum ben baban telefonu annene ver
Ç:kimsiniz?
M:baban
Ç:yanlış numara
ve telefon kapanır.
tabi bu andan sonra kendimi kahkaha atmamak için zor tuttum fakat mühendisin gülmesi bizi de harekete geçirdi.tabi abartmadan güldük hayvani bi şekilde değil.
sonra oğlunun yaşını öğrendik 11 miş.fakat bu olay IQ düşüklüğü değil ses transferinin düşüklüğü neticesinden doğduğunu da not düşelim.
codename: staj, day: 7
dün sana yazmadığımı biliyorum. aslında bugün de yazmayacaktım fakat çok alıngan birisin. bir artistlikler, bir ağlama modu, bir hayattan bezmişlik falan. hoşlanmıyorum bu hallerinden, katlanmak istemiyorum triplerine. o yüzden karalıyorum bir şeyler işte.
şimdi şunları aklında tut günlük. bor yağı kokusu beni depresyona sokmuş olabilir, bu nedenle sana yazmak istemiyor olabilirim. eğer sebep buysa ağlamana sızlamana gerek yok. tüm bunların dışında vücut dengemin bozulması da bu isteksizliğe sebep açmış olabilir. yorgunluk kaynaklı günlükten soğuma belirtileri de gösteriyor olabilirim. aldırma.
uzun uzun neler yaptığımı anlatıp şirketimin(oha) sırlarını sana söyleyesim yok günlük. belki ilerde tarihin tozlu sayfalarından birine celicasupra'nın kuşlu hikayesi gibi ilginç bir hikaye düşerim. o zaman da ismini anarım. gözlerin dolar, kulakların mark. aha-ha.
bu iğrençlikle beraber son satırlarımı yazayım da, sen de daha fazla kurşun kalem darbesine maruz kalma(!) günlük. bak seni düşünüyorum yine de. başkası olsa bu sayfayı çoktan yırtıp atmıştı.
öhhhh artık
hayvan bi bakar aşağıda insan mı var kedi mi var köpek mi var diye.ne zaman gelirse şıppp diye koyuveriyolar.tamam hadi isal oldu diyelim tutamıyor hayvancağız önce bi baksın bakalım aşağıda ne var ne yok sonra çaktırmadan yapsın.ne öyle hergün hergün klozete döndük bizde iyice...
mccormick mccormick sür tarlayı mccormick
geçen sene arkadaşların evinde kanepede yatmış mışıl mışıl uyurken birden kulağıma ilginç bi müzik geldi.ilk önce türkü zannedip aldırmazken birden mccormick lafını duyunca uyanma ihtiyacını duydum.karşımda kanal 26 ve yayınlanan ise bi mccormick reklamıydı.dayı mccormick e binmiş tarlada araca spin attırıyordu.o günden sonra bizim için yolda ferrari tarlada ise mccormick....
orjinal reklamı bulamadım ama o muhteşem müzik karşınızda.
fotoğraf çekinme sanatı
hele o zoraki gülümseme yok mu ooo? nefret ediyorum biraz gülümse dediklerinde!
facebook diye bir şey var biliyorsunuz. herkes fotoğraflarını koyuyor oraya; en cicili, en bicili olanları tabi. kimse sıçarken yüzünün aldığı ifadeyi fotoğraflayıp koymuyor! azıcık derine iniyoruz ve fotoğraf çekilirken başını yana eğen kızlar'a geliyoruz. işte o yapmacık gülümsemenin en çok yakıştığı kızlara!!!
zamanında facebook hakkında yazdığım kusmuğun içinde insanların ne kadar sahte olduklarını belli etmek zorunda mısın? diye yazmıştım. bu maddenin içine de giriyor bu tipler işte.
her neyse efendim, şimdi bu kızların bildiği bir şey var galiba.
1-) insan neden fotoğraf çekinirken kafasını yana eğer? (eğebilir?)
2-) neden yapmacık bir gülümsemeye ihtiyaç duyarız?
3-) doğal olmak çok mu zor? (sıçarken çekilmiş fotoğrafınızı ifşa edin demiyorum!)
bu üçünü istiyorum işte. şimdi abuk fotoğraflara bardağın dolu tarafından bakalım.
söz konusu fotoğrafların hayatta tek yerde işe yaradığı tarafımdan gözlenmiştir. arkadaş arasında konuşurken ortamı şenlendirmek için kimlik kartı çıkarılır (benim gibi zombi fotoğrafı olanlar yapar bu eylemi tabi), elden ele herkese gösterilir, hahaha diye kahkaha atılır, kimlik yerine bir daha çıkarılmamak üzere konur. hepsi bu kadar işte.
başka bir sosyal tespitte görüşmek üzere blog, kendine iyi bak.
codename: staj, day: unknown
iki gündür sana yazmadığımın farkındasındır umarım. seni krank'a benzettiğim için bana trip atıyorsun, ben de buna kızıp sana yazmıyorum. oh olsun.
hemen alınma be günlük, şaka yaptım. ama sende sor bir neden yazmıyorsun abi? diye. bende sana cevap vereyim: staj olmadı ki neyini yazayım.
şimdi tam olarak şöyle oluyor günlük. perşembe sabahı (sabah dediysek saat 10.30 gibi) ben, büroda ayak işleriyle uğraşırken tüm bilgisayarlara aynı mail düşüyor: öğle yemeğinden sonra saat 14.00'da tüm stajyerler toplantı salonunda hazır bulunsun. ilk tepkimiz herhalde birkaç stajyer haddini aştı, bu yüzden de kulağımızı çekecekler yönünde. çok da iplemiyoruz tabi. (3. çoğul şahıs eki kullanıyorum, biliyorsun büroda 3 kişiyiz günlük) ne de olsa tuzumuz kuru.
kısa geçelim, toplantı salonuna giriyoruz ve elimize bir kağıt uzatıyorlar. kan sayımı, akciğer röntgeni falan da istiyorlar normal karşılanabilecek diğer belgelerin yanında. ne oldu ki acaba? derken olayı açıklıyorlar. sabah stajyerlerden biri bayıldı, sorun oluştu diyorlar ve ekliyorlar: bu belgeleri tamamlamadan staja gelmeyin, bugün (perşembe) 16.00 vardiyasıyla beraber çıkıyorsunuz, cuma izinlisiniz, belgeleri tamamlayamazsanız pazartesi de izinlisiniz.
eee'si işte bu günlük, yazacak bir şey olmadığı için sana yazmadım. malum sen staj günlüğüsün, sana sadece stajla ilgili şeyler yazıyorum. peki bunu neden daha erken yazmadın? diye soracak olursan da sayfanı yırtarım günlük; canın acır. şuna bak, artist midir nedir?
olimpiyatlardaki düşey atıcılar:kuşlar
bir delinin staj defteri-2
bugün benim için çok yorucu bi gündü bütün gün boyunca kah orada kah burada çeşitli aktivitelerde bulundum.sabah kumpas saklamaca oynadık.en sonunda stajer arkadaşlardan biri kumpası nereye koyduğunu unutması nedeniyle kumpas tarih oldu.öğlene doğru biraz üretim hatlarında gezdim sonra birden yorulduğumu hissettim ve bi kuytu köşe bulup uyudum.daha sonra telefonumun saati çaldı bu öğle yemeğinin habercisiydi.her yemekten 2 şer adettten toplam 10 adet yemek tabağı alıp onların tamamını mideye indirmiş olmama rağmen açlığım bastırılılamadı bu yüzden kantinden aldığım 1 adet eti balık krakerle beraber karnımın doyduğunu hissettim.daha sonra fabrikanın bir yerinde bulduğum bağlantı kablolarını bir kısmını kopararak aldım(umarım o makina kullanılamayan bi makinaydı) herneyse onları bir güzel birbirine bağlayarak hamak yaptım.hamağı bahçenin güzel ve serin bi yerinde 2 ağacın arasına bağlayarak 1-2 saat hamakta kestirdim.bi kaç saat sonra kulağıma forklift sesleri geldi bi baktım ustalar go kart misali yarışıyorlar bi de pist yapmışlar kenarlarına lastik çekerek.ben de onlara katıldım.adımı yarışacaklar listesine yazdırdıktan sonra önce sıralama turlarına ardından yarışa katıldım.bi kaç tur yarıştıktan sonra forkliftimin bozulmasıyla beraber f1 aracı bozulmuş bi pilot gibi üzülerek forkliftten çıktım ve pistin yan tarafında takım arkadaşım şumi ustayı(biz ona öyle deriz arkadaşlar arasında) seyrettim ama onun da aracı bozulunca o da birinciliği kaybetti ve bölümlerimize koca bir 0 puan alarak geri döndük.bölüme geldiğimde saatin 6 ya yaklaştığını farkettim ve eşyalarımı toplayarak servise doğru gittim.bugün şansımıza 98 model yıpranmış boyası solmuş bi servis denk geldi.serviste de bi kaç saat kestirdikten sonra uyandığımda iniş durağımı kaçırdığımı farkettim ve sonuç eve yürüyerek gidiş.
bugünlük bu kadar staj defteri görüşmek üzere.
codename: staj, day: 3
bu satırları yazarken anladım ki, acayip krank'a benziyorsun. (anladın sen onu!)
bütün gün işleyişi izleyip incelemekten öldüm bittim, yatıyorum ben görüşürüz.
codename: staj, day: 2
bugün, meslek hayatımın ilk tam çalışma gününü geride bıraktım. dünü saymıyorum, sebebi yarım günlük oryantasyon (sanki türkçe'si yokmuş gibi oryantasyon diyolar buna) ve 4.5 saatlik çeviri maceram. (sebebi kelimesini kullanarak ne kadar doğru bir iş yaptım bilmiyorum, sebepleri de güzel durmadı orda be günlük!)
her neyse günlük, bugün ilk kez fabrika sahasına inmenin heyecanını yaşadım. aslında gün sıkıcı başlamıştı; 400 sayfaya yakın çıktı alıp, bu sayfalardaki verilerin bir kısmını excel tablosuna dökerken günün yarısı çoktan bitmişti. yiyemediğim (azcık yedim abi) öğle yemeğinin ardından, büroda kimseyi bulamamla beraber (iyimser bir tahmin olarak toplantıdalar herhalde dedim) fabrika sahasında bir gezintiye çıktım lan belki birini bulur soru sorarız umuduyla. bendeki de şans işte, çay molasındaymış herkes. tam da fabrika ne kadar sessiz, işçiler nerde lan? diyordum kendime. onlar (işçiler) boş çay bardaklarıyla çalışma yerlerine dönerken, benim de büroya gidip yetkili mühendisin gelip gelmediğini kontrol etmem gerekiyordu.
Oysa toplantı hala devam ediyordu ya da ben öyle sanıyordum! boş boş duracağıma staj defteri yazayım bari diyerekten fabrika tanıtımı ile işe girdim. ıkına sıkına doldurmam gereken iki sayfayı doldurduktan sonra uyumak üzere olan bünye toplantıda sandığım yetkili mühendisin ağaçtan topladığı eriklerle kendine geldi, derken stajı yalnız yapmayacağıma dair müjde(ler) kapıdan içeri süzüldü. evet, artık tek başıma sıkılmayacaktım büroda!
yeni gelen arkadaşların da verdiği cesaretle ulan üç kişiyiz, herhalde kıramaz artık bir çıkarır gezdirir bizi diyerekten teklifimizi sunduk, olumlu yanıt aldık.
motor güzel aletmiş günlük!! gittik gördük, beğendik. yani anlayacağın bugün fabrikada, proses (endüstri mühendisleri çok seviyor bu kelimeyi) hakkında -çok detaylı olsa bile- bir gezinti yaptık, inceledik, öğrendik. detaylara girmiyorum, malum şirket sırrı :b
bugün sana çok fazla günlük demedim günlük, bunda düne nazaran daha çok uyumamın etkisi büyük. neyse; üçüncü günün sonunda görüşmek üzere,
codename: staj, day: 1
öncelikle, sabah 06.15'de kalkmış bünye sana bu satırları hala yazabiliyorsa sana olan sevgisindendir; sevildiğini bil günlük. evet ne diyordum? staj evet.
bugün stajın ilk günüydü günlük. to tell you the truth, ilk günün bu kadar yorucu geçeceğini düşünmemiştim. tabi bunda gece -neredeyse- uyumadan sabahın köründe uyanmış beynin yan etkisi azımsanmayacak kadar çok. (cümle içinde kendimle çeliştiğimi biliyorum.)
fabrikalar garip yerlermiş günlük, içindeki insanlar da öyle. ilk günden ne hissetmem gerektiğini bilemedim be günlük, bir el atıversen? kızsam mı, sevinsem mi, üzülsem mi? kızmak demişken, 8 sayfalık yazıyı 4.5 saatte doğru dürüst çeviremeyen (ingilizce'den türkçe'ye) kendime mi kızayım, yoksa 8 sayfa teknik bilgi içeren konu hakkındaki yönergeyi bana çevirten rütbesini bilmediğim kişiye mi bilemedim. çok da güzel daldan dala atlarım günlük, öğreneceksin yavaş yavaş beni.
keşke her şey bir delinin staj defteri gibi olsaymış diyemeceğim çünkü öğrenecek çok şey var günlük! ekrana bakarken anladım ki ben uykusuzluktan ölüyorum(!) günlük. başka bir sayfanda görüşmek üzere. paso günlük demişim sana günlük, kusura bakma! (başlığın boktanlığı için ayrıca özür dilerim.)
staj günlükleri serisinin tüm yazıları için tıkla.
bir delinin staj defteri
siempre me quedará
http://rapidshare.com/files/244118352/Bebe_-_Siempre_Me_Quedar_.mp3.html
google translate diyor ki: siempre me quedará = ben her zaman olacaktır. ilahi google, sen adamı öldürürsün.
dipnot: serdar ortaç isimli şahsın iki kalp şarkısında kullandığı sample bu şarkıdan araktır, belirtelim.
kodneym: staj
söyleyeceğim şudur ki; bünye(m/miz) imkan verdiği oranda stajda karşılaştığı(m/mız) ilginç durumları buraya aktarmaya çalışaca(ğım/ğız). çok boktan cümle oldu. ama anladınız siz -sanırsam-. ve tüm yazılarımızı staj günlükleri etiketinde bulabileceksiniz. (itron ve celicasupra üşenmezlerse etiket coşacak, çok da güzel olacak :b)
Yeni bir kullanım tarzı PHILIPS MP^3 player
-Uzun suredir mp3 player kullanıyorum ve ilk kulanımda daha digerlerinden farklı olduğunu anlayabiliyorsunuz. Phılıps mp3 player sese kalıtesı olarak rakiplerinden çok daha iyi, menu kullanımı olaraksa gayet kolay dil seçeneği çok fazla ve basit düzeyde tutularak ingilizce bilmeyen insanların bile kullanımı sağlanmıs...
-Kısaca soylemem gerekirse harika ve renk olarak siyahın tercih edilmesi uyumu yakalımıs J hariaka herkezin kullanmasını tavsiye ederim sayın hayranlarıma saygılarımı yollarım...
-Herkeze tavsiye ederim :) kullanmayan bilemez...
aceciayseteyze @wordpress
http://aceciayseteyze.wordpress.com/
ilk izlenimlerim neticesinde yaptığım küçük bir karşılaştırma:
blogspot vs wordpress
tema: wordpress'te daha güzel temalar var sanki.
kolay kullanım: belki de alışamadığımdan olsa gerek, blogspot.
hosting: wördprez.
popülerlik: cristiano ronaldo vs lionel messi
sıkıntı
tekabül ediyor demişken, blog sayfalarına küçük bir not düşmeden de geçmeyelim; emektar hocamız ali malkoç'un da resmi olaraktan okuldaki son günü bugün. kendisi, perşembe günleri 11.20'de yemekhane sırasına girmeye alışmış bu bünyeye 12.40'a kadar ders dinleterek sezon finali tadında bir gün yaşatmıştır. tabiki kendisine kızmıyoruz, saygı duyuyoruz efendim. hasılı, eski türkçe kelimeleri lügatımıza kazandırmayı başaran değerli hocamıza blog yazarları olarak hakkımızı helal ediyor, yaşamında başarılar diliyoruz.
tarihin tozlu sayfalarından birine bu küçük notu düştükten sonra söyleyecek çok şey olduğunu, yazacak pek bir şey olmadığını belirtmeden geçmeyeyim. bunu söylerken, finaller öncesi yaşanan depresif hallerin blog yazarları üzerindeki etkisi konulu panele katılmak istemediğiniz varsayımını yaptım. on beş gün sonra ne yapacağı bile belli olmayan beni de merak etmediğinizi düşünüyorum. tüm bunların dışında makine mühendisi sıfatının karşınızdaki insanı nasıl etkileyebildiğini dinlemek istiyorsanız yazarım elbet. ama bunun, klasik adı çıkmış dokuza inmez sekize hikayesinin farklı bir versiyonu olmayacağına söz veremem.
son olaraktan, blogun diline dolanan şarkıdan bahsetmeden geçmeyelim. loituma - ievan polkka. pek çoğunuz dinlemiştir, dinlemeyenlerinde diline dolanacağı garantidir.
turki du pua
not: bu post, yarın kendini editlemek üzere gelmiştir. (saat 23.36)
geç gelen edit: dünkü model uçak yarışması sebebiyle sıcağı sıcağına bir edit yapamadım. hoş, geçen geceki yarışma bu işin ancak büyük üstad ajdar ile olacağını bize anlatmış olmalı. başka da bir sonuç çıkarılamaz buradan. tabiki de çok iplememek lazım şu yarışmayı : ))
unutmadan şu izlandalı gacının da fena olmadığını itiraf edeyim!
anlam(sız)
-bu ikinci oldu hocam.
-size bu kadar yeter.
bu kadar kısa ve baştan sağma bir post yazmak istemediğimi az ya da çok tahmin etmişsinizdir. şimdi, hiç kasmadan konuya gireyim. üç beş kelam edip hal, hatır ve fikir soralım.
konu anlam verilemeyen dişi hareketleri.
bu konuyu bulmak için çok aradım. daha doğrusu konuya bu ismi vermek için çok uğraştım. baştan söyliyeyim.
"bu kadınları kim anlamış ki bize anladınız mı diye soruyorsun?" diyenleriniz olacaktır mutlaka.
o halde küçük bir soru sorup post u bitirelim:
dün, "yarın akşam yemeğe çıkalım" diyen karşı cins; bugün "bu akşam yemeğe çıkmayalım" diyorsa bunun anlamı nedir?
a) seninle oyun oynuyorum.
b) sabrını deniyorum.
c) sana karşı özel hisler besliyorum. (derin duygular besliyorum sana karşı)
d) umrumda bile değilsin.
e) ben fikrimi yorumda belirtmek istiyorum. (buyrun yorum yazın)
tespit insanları haydi! kaç kişiyiz? tüm dünyaya gösterelim!
Herkez Hayal Kurar!!!
-oncelikle kısa vade ve uzun vade die ayırmak isterim hayellerimi. Uzun vade de: İyi bi iş sahibi olmak gelir. yada iyi işi biraz açalım... Şoyle 10 sene sonra milyon dolarlar veye çil çil altın havuzlarında bulunmek isterim. -Biraz fantazi gibi gelsede güzel olur değil mi???- Maddi yönden sonra her zaman dediğim gibi "Die in LA" güzel bi bakış açısıyla harıka bi evim olsun halı olsun yerlerde ve 4 temizlikçi 2 aşcı 1 bahçıvan çalışın işterim.-Hani o kadar para varken başkalarınada iş verelim...- Tabi kısa vadesi var bu işin bide okul bitsin değil m iartık yav!!! Daha sonra da... Offf Offf!!! canonun dediği gibi yanımda olsa bide o!!! Çok umudum var ama gel gör ki... yav ne olur ne olur olur olur, insAllah olur... :) yani kısaca bu dur galiba...
-daha sonrası zaten Allah Kerim bea :) Ha bide durumlardan bahsetmek lazım hayal için, belkide eskişehirde kalırım. Buralarda çalışırım ne de olsa güzeldir eskişehir :)
-Abovvvvvvvvvvv!!! Ne hayal kurmuşum be... O zaman soner hocamıza donelim:
iTRoN->Hocam 5 paragraf yazı yadım ne dersin???
Soner Hoca->eeee bu size yeter!!!
hayal
mayıs ayının gelmesiyle beraber hızlanan etkinlik akışı şu iki haftadır kendisini hissettiriyor. (kendimi hava durumunu sunan spiker gibi hissettim) oraya buraya koşmaktan (batak partilerini saymazsak) bitkin ve yorgun düşmüş ben bi blog yazarının mim'ini gördüm, bir şeyler yazayım dedim.
böyle geri zekalılık örneği iki giriş paragrafından sonra mim'imize dönelim. hayallerimiz bize sorulmuş hadi bakalım yazmaya başlayalım. (hayallerimiz dedim, kastedilen üç blog yazarı daha var! yazmayan ... xD)
kendi üstüme alınmam gereken kısma gelecek kaygımla başlayayım. akademisyen olmak istiyorum ben. güzel ülkemde kıç yalamadan akademisyen olunup olunmayacağını görmek istiyorum. (aslında bu bir sado-mazo fantezi de sayılabilir)
bir lancer evo x sahibi olmak da (önümüzdeki beş sene için tabi) büyük bir hayal benim için, salak amerikan filmlerinde gördüğümüz gibi ara sokaklarda drift yapmak, bol bol el freni çekmek istiyorum. o kulak s... motor sesini herkese duyurmak istiyorum. (al sana bir sado-mazo fantezi daha)
sonra, sadece ben iken bir de o olsun sonra sadece biz olalım. (çok mu şey istedim lan?)
aslında devam etmek gerekir de, kelimeler uçtu gitti aklımdan. bari soner alanyalı hocamızın cümlelerinden esintiyle mim'imizi bitirelim:
-bu gün kaç hayal kurduk?
-üç.
-bu kadar yeter.
tabi unutmadan;
esra hanım, mimlendiniz!!
bir mayıs

1 mayıs kutlamalarını yerinde izlemek üzere eskişehir sıhhiye meydanı'ndaydım bugün. görebildiğim kadarıyla olaysız bir kutlama oldu. yalnızca dtplilerin meydana girişi sırasında gergin ortam vardı (ıslıklar ve yuhalamalar). açıkçası tüm pankartları, sloganları kürtçe olan bu grubun türkçe bildiğinden, tepkileri anlayabildiklerinden bile şüpheliyim(!)**. bunların dışında chp, ip, emep, dsp ve ödp de meydandaydı. işçi sendikları da tam kadro oradaydılar.

sendikaların tören alanına gelişinden küçük bir kesit aşağıda mevcut. yaklaşık bir saat boyunca aynı şarkıyı çalarak kulaklarımı s... organizatöre de selamlarımı iletirim:
**:yaşasın halkları eşitliği diye bağırdılar bir kez, çok özür diliyorum.
vize-II

gün itibariyle vize haftası başlamış bulunmakta. 1 mayıs'a kadar da devam edecek. bu süre zarfında bir şey yazabileceğimizi sanmıyorum. yani post beklemeyin diye diyorum :b
tabiki vizelerden sonra çancı'mızı seçip, aşağılayacağız. buradan, ben yatıyorum diyip ders çalışan arkadaşlara selam etmeyi de bir borç biliriz.
burundeşen jack
"popo kaynaklı bu haberin doğruluğuna inanmak isteyen bir milyon kişi bulabilirim" gibi facebook tandanslı haykırışları duyar gibiyim.
zor iş traş olmak vesselam. bunu söylerken suratında kocaman bir yara bandıyla (kesme gereği bile duymamış) okula gelen bir traş gazisini anmadan edemeyeceğim. (ki o kendini biliyor)
gelelim başlığı konumuzla ilgisine. traş olurken yüzünü, boynunu, kulağını (oha), elini (oha) kesen duydum da burnunu keseni hiç duymamıştım. dün itibariyle hem duydum, hem gördüm.
o şahıs bizzat ben oluyorum tabi. göz-el korelasyonu f(x)=x, lim x->0 f(x) sorusunun cevabı (blogun özeliği bu, hep eğleniyorsun hem soru çözüyorsun!) olan ben bunu başardım. cart diye burna soktum jileti. rezalet.
okulda burnu kesik adamın birini görürseniz bilin ki benim. çok fazla alay etmeyeceğinizi düşünüyorum. itiraf.com esintili post'u burada bitiriyorum. öpt. by.
edit büdüt: kafanızda canlandırmanız için şöyle bir fotoğraf koyuyorum :b tam olarak o bölgede, tam olarak üç çizik, tam olarak öyle kırmızı şeritler halinde duruyor. neden üç dene çizik var demeyin, reklam yapmak istemiyorum ehehehe. öyle durduğuna bakmayın, yüzümü yıkarken bile zorlanıyorum. acıyor, yanıyor dallama.

çevremizdeki insanların genel durumu!!!

hediye
kimisi için övünç kaynağıdır karşısındakini özel hissettirecek kadar yaratıcı hediyeler bulmak. benim de dahil olduğum bir güruh içinse işkenceden başka bir şey değildir. şimdi bir cümle geriye saralım. ne demişim? kimisi için övünç kaynağıdır karşısındakini özel hissettirecek kadar yaratıcı hediyeler bulmak.
o halde sorarım size ne kadar yaratıcı olduğunuzu düşünüyorsunuz?
cevabınızı vermeden aşağıdaki fotoğrafa bakmayın.
"hacı ben süperim, geçen 14 şubat'ta tontoşum'a (sevgilisini kastediyor.) 2012 yılında mars'a yapılacak uzay yolculuğu için iki kişilik bilet aldım." (burada sevgilisi tek kişilik koltuğu sığmadığı için mi yoksa kendisini de katarak mı iki kişilik bilet aldığını belirtmedi.)
şimdi fotoğrafa bakalım:
fotoğrafta ne gördüğünüzü anlamadıysanız sorunu kendinizde aramayın. zira ilk gördüğümde tabanca sanmıştım. (oha!)
çok heyecanlanmayın diye hemen söylüyorum. yukarıdaki fotoğraftaki nesne bir adet el freni. yanlış okumadınız el freni. hani şu arabalarda olanlardan. peki ne için bu el freni?
kendisi benim doğum günü hediye oluyor. tanıştırayım blog el freni; el freni blog. fotoğraftaki el freninin evimin baş köşesinde yer almasına sebep olan herkese buradan teşekkürlerimi iletmeyi bir borç bilir; önümüzdeki senelerde aks, direksiyon vb. parçaları da alırsanız beni araba masrafından kurtaracağınızı belirtirim.
tei'ye açık mektup
16.47
16.49
16.50
baharın yüzünü göstermeye başladığı şu günlerde üzerime çöken mevsimsel değişimden kaynaklı rehavet hissini ortadan kaldırmanın yolunu bulamadan yukarıdaki gibi dakikaları sayarak ömür harcayan öğrencimsi yaşam formu olarak sözlüklere geçmesi gereken ben, popo izi okuyuculu sandalyemde otururken düşündüm: "neden bloga yazmıyorum arkadaş?"
itiraf ediyorum. yukarıdaki cümleyi kurmak için çok çalıştım. çalıştım, başardım. çalışan başarır zaten. eh, görüyoruz çalışanları dolayısiyle başaranları. reklamlarda röveşata'ya kalkan emsallerine -görünüş itibariyle- benzemese de görüyoruz.
kimse üstüne alınmasın tabi, ortaya söylüyorum ben. bir nevi deşarj. evet evet.
saçlarım da uzadı zaten, bu da üzerine tuz biber olsun. buradan, yemeği tatmadan tuz atan arkadaşlara da selam edelim bari. bari demişken; geçen yaz kafamız esti, atlayıp uçağa italya'ya gittik. tarih kitaplarında adını duyduğumuz efsane kale otranto'yu görmeden italya'dan ayrılmayalım dedik. kale güzel. neyse. kale'de aradığımız eğlenceyi bulamayınca ortamlara akmak için bari'nin yolunu tuttuk. yolda, aniden sadri bey'deki gibi bir hâl geldi üzerime. celicasupra bana baktı ve şöyle dedi:
-uçuyorsun!
şimdi şu yazdıklarıma bir baktım da, galiba harbiden uçuyorum.
Hayrola???
- Dengesiz havaların bizi etkilediği şu son dönemlerde basımıza gelen ilginç bi olay, bizlere "İnsanlar çıldırmış olamalı dedirtti"... Olayımız çok ilginçtir tekel bayiinde geçti ve olayın detayları:
- Olayımızın kahramanları kahramanlar: 1-(T)ekel bayideki amca, 2-(colt)ben, 3-(B)logyazarlarından biri!!!(isim kulanmayın diyooor da)
- (colt)- Abi ne alacağımızı unuttum??? Bi arasana bende kontür yok...
- (B)- kimi arıcam???
- (colt)- abi sen bizze 2 extra, 1 tane... (laf bitmeden B'ye dönerekten) canberk'i ara olum!!!
- (T)- Canberk yok!?*
- (B)- ...(burada gülmemek için kendini zor tuttu)
- (colt)- (tekelci abiye dönerek) hayrola???
- (T)- şey... ben... hani bi bira ismi var ya onunla karıştırıyorum ben... de...
----Evet göründüğü üzre, TEKEL BAYİDE CANBERK YOK!!! Boşuna aramayın diye söylüyorum yoksa üzülürsünüz...
to be or you tu be?
bu abuk cümleyle girişi yaptıktan sonra söylemeliyim ki tamamen amaçsız olarak yazıyorum. yani giriş, gelişme, sonuç bekliyorsanız çok çok bekleyin.
madem amaçsız yazıyorum o halde isyan edeyim de "kafasında 800 voltluk lamba taşıyan balık" triplerinden kurtulayım. (ki bence günün bombasıdır) isyan ulan. hobareey.
değerli yutup efendi,
sayende herkes, 29 mart yerel seçimlerinde yutubperver terakki fırkası'na oy attı ama yeminle değmezmişsin; içinde hiç bir .ok yok!
ben istediğim videoyu bulamıyorum ki sende, ne ayaksın sen?
"royksopp yaz yutup'ta bulursun zaten klibini" diyorlar bana. afedersin ama ....k buldum içinde. şarkı bende zaten var, napayım elalemin sevgilisinin fotoğraflarını ben? güzelim şarkı, aşktan dötü dönmüş ergen yüzünden dinlenmeden kapatılıyor. (edilgen cümle ehehe, benim tarafımdan) bir tane "offical" (böyle kelimeler kullanmayı da hiç sevmem ama idare edin) klip yok. iyi ki kıyıda köşede gözünüzden şu kaçmış da izlemek istediğimi izleyebildim:
gerçi yakında bunu da kaldırırlar da neyse! seni engelleyen zihniyete bile kızamıyorum yutup. tamam abarttım. seni engelleyen de sen gibi zaten; onların kafalarında senin de içinde örümcek ağlarından başka bir şey yok! neyse yutup efendi, sey hay tu deylimoşın!
unakıtan'a sevgilerle(!)
iktidar uşağı değil, eskişehir sevdalılarının kenti burası.
son sözlerim sana unakıtan. iğrenç siyasetinle beraber bu şehirden kalkan son hızlı trene binip çek git. bir daha da gelme. ahsen hanım'a da ilet. Rabb'ine sorsun bakalım eskişehir diyecek mi?
direniş
çoğu türk vatandaşı'nın, gidip oy istismarcılarına kömür, buzdolabı, çamaşır makinası... karşılığında evet mührünü bastıkları gün.
blogda siyasi bir konuda yazmak ne kadar doğru? tartışılır ama bunları yazmadan duramazdım.
biraz geriye saralım. iki hafta öncesi. uyumadan önce, televizyonda ne var ne yok diye bakıyorum. atv'de (ki satışından sonra kimin uşağı olduğu belli) akp eskişehir büyükşehir başkanı adayı konuşuyor(?). atv'yi açtığım anda eline porsuk çayı'ndan bir fotoğraf karesini alıyor ve "efendim, bu porsuk çayı'nda botlar var işte iskelede tüm sene böyle duruyorlar; önemli bir misafir geldiğinde, misafirler bindirilip gezdiriliyorlar" diyor. gözüm sağ üste kayıyor. program canlı mı değil mi diye. telefonla katılıp çemkireceğim. yememiş, banttan veriyorlar. sinirlenmişim; daha fazla iftirayı dinlemeyi göze alamıyorum, kapatıyorum televizyonu.
programı izlediğim süre iki-üç dakikayı geçmez lakin sinirimin geçmesi on beş dakikayı buluyor. o botla porsuk turu atmamış olsam, çalıştığını gözlerimle görmüş olmasam, eskişehir'i görmemiş biri olsam; bu yalancı adama, televizyonu açmadan önce söylediklerine, televizyonu kapattıktan sonra söyleyeceklerine inanabilirdim. oraya süs olarak dikilmiş gazeteci sıfatlı insanlara söylenecek sözü, benden önce bengü söylemiş zaten:
-gezegendeki son gemiye binip s... olup gidiniz.
gözümde; yaptıkları siyaseti, karakterlerini özetleyen iki-üç dakikalık bölüm bir paragraf yukarıdadır. "sen buna bir şey mi diyorsun?" diyenlere daha fazlası olduğunu (büyükerşen'in yolsuzluk yaptığına dair mesnetsiz iddaalar, kapı kapı gezip biz dsp'den geliyoruz diyerekten kapıyı açan bayanlara yavrum, anam vb. kelimeler kullanarak tacizler, dörde hatta kimi yerde beşe katlanarak söylenen kredi borçları bunlara bir kaç örnek) söylemek gerekir.
umudum ve dileğim; direnişin ne demek olduğunu inönü'de tüm sömürücülere gösterenlerin, emperyalist uşaklarına ve onun hastalıklı zihniyetine karşı direnişi -tüm akıl almaz entrikalarına rağmen- yine eskişehir'de göstermesidir.
1-2-3 şemsiye
tüm bunlar nedir peki? my past, present, future.
abarttım tabi. böyle past, böyle future mı olur lan? gören de tenses in english kitabının yazarı sanacak beni.
gerçi, yukarıda saydıklarımdan umrumuzda olan tek şey blog :b fazla ders çalışmaktan, (kime göre? neye göre?) bloga; vize haftasında olduğumuzu yazmaya fırsat bile bulamadık! bu kadar meşguldük işte. evet, sizde gördünüz parantez içinde "kime göre? neye göre?" yazıyor. açalım konuyu.
burada önemli olan "kim?" soru zamiri. biz siz onlar zamir öbekleri olarak bu kelimeden daha anahtar bir kelime bulamazdık zaten. tıpkı termodinamik tabloları gibi. (benzetmeye gelll) eline aldın mı kitabı, "referansın kim senin birader?" diye sorarlar adama. ben de derim ki: "25ºC sıcaklık ve 1 atm basınçta azotun oluşum entalpisini +472,650 kJ/kmol kabul ettim abi." sonra artistlik yapan adam oturur yerine. sonra insanlar el ele tutuşur, birlik olur, sonsuzluğa uzanır.
okulda durum böyledir. çalışmak yetmez, sıfatı çancı olanlardan daha çok çalışmak gerekir ki bu bile bazen yeterli olmaz. 1-2-3 tıp'taki gibi. ararsın, "ps oynuyorum" derler. telefonu kapattıkları gibi üçüncü tekrarın üstünü çizip dördüncü tekrara başlarlar. sen de salaş yaşam formu olaraktan sağda solda gezersin.
o da değil de; ben bu şemsiyeyi ne zaman almıştım, ne ara oraya girdi?
İlginç

ode to blog's çancı's
do you see me?
does anyone care?
karlı bir eskişehir sabahına uyanırken, kulaklarımda çınlayan yukarıdaki dizelerin güzelliğini kavrayamamıştım. çok karıştırmayalım işte. bir günde dört mevsimi yaşadığımız şu günde kimsenin göremediğini görmek, kimsenin anlayamadığını anlamak görevi benimdi:
itron ile "uncle, i must find the avatar to restore my honour" cümlesi konusunda fikir birliği yapmışken, vizelerin yaklaştığını fark etmem fazla zamanımı almadı.
"uncle, i must find the avatar to restore my honour" cümlesi kafamın içinde yankılandıkça anlamını yitirdi, başka bir hale büründü:
"lan, you must study hard and pass all your exams to beat blog's çancı's"
malum, tekti çift oldu bunlar :-))
dervişin fikri neyse zikri odur demeyin, öperim.
HAvatar! Son Uranyum bükücü?!

Ama bu soruların saçma olması kendinden kaynaklı. Sorularda saçma hani... Gerçi avaatar yamuk yumuk olsa bakar bakar gülerdik :) tıpkı resimdeki hali gibi olurdu sanırım :)
Kafama takıldı paylaşmak istedim... Sanırım saat 5 cıvarı aboooooov??? Çok geç olmus! Size ii geceler efem.
vapur
esra bizi uyardı, sağolsun. sağdaki çubuğu aşağıya doğru ittirmeye çalışırken gördüm ki uzun süredir yazdıklarımızla bu uyarıyı hak etmişiz. küçük dokundurmalar elbet ki güzel. lakin bizimkiler sınırlarda dolaşır olmuş. isyan etmenin ve sataşmanın arasındaki ince çizginin üzerinde.
isteyen yazsın, isteyen yazmalı. umarım kimse yanlış anlamadı beni, bizi.
içinde bulunduğum abuk ruh haliyle yazdığım bu yazı, yazmadığı için kimseye sataşmayacağımı belirten bir antlaşmadır. ant içmek. balkan antantı. yok pardon. zaten 70 milyon ant içmiş ki ortak bir dil oluşmuş. neden pencereye pencere diyoruz?
ya ne diyorum ben? onu da bırak da, ant içmek nasıl yazılıyor?
avatar olmuş gidiyorsun
100. yazının rehavetinden midir yoksa bloga yazarlarının tembelliğinden mi bilinmez, bloga kimse yazmaz olmuş. hazır bu konuda isyanım da varken ismini vermek istemediğim bir blog yazarına ithaf ettiğimi belirteyim bu post'u.
ne diyorduk? hah, avatar olmuş gidiyorsun.
konuyu açalım biraz. avatar'ı izlemiş olanlar hatırlar, bu gavurların "avatar state" dedikleri bir durum vardır. avatar'ın saykoya bağladığı, "dokunanı yakarım, alayına kayarım" gibilerinden bir mottosu olan bir durum işte. aynen aşağıdaki gibi:

peki bunun konumuzla alakası ne?
konumuz, normal hayatta bile "avatar state" modundan dolaşanlar. evet, onlar yanı başımızdalar. hatta okumakta olduğunuz bu blogda bile mevcut.
genellikle, halk arasında "artis" diye bilinen sıfata layıktırlar. bunu hep inkar ederler. laf söylemeye gelemez, çekip giderler. yeri gelir koz ister, yeri gelir "burada sadece ben konuşurum" diyip rest çekerler. yeri gelir bu yazıyı okuyup kızarlar. fotoğraf çekinmeyi de pek sevmezler, "cool"durlar. hatta msn'den ders çalışıp çalışmadığınızı anlayanları bile vardır :-))
aşağıdaki mısralar tüm "avatar state" insanlara gelsin:
avatar olmuş gidiyorsun,
cool'luğa veda ediyorsun,
sakın bükme diyorsun,
bükmemek elde değil.