2009 a elveda 2010 a merhaba dememize sayılı saatler kala evden çıkmadan önce yılın son yazısını yazmaya karar verdim.tabi bu kararı almam çok zor olmadı bildiğiniz gibi :P bu arada yazımı yazmaya başlamadan yaklaşık 12 dakika önce yeni yıla giren bütün Sydneylilere"happy new years" dileklerimi ingilizce olarak iletmek isterim.
lafı fazla uzatmadan herkesin yeni yılını kutlar sağlıklı,başarılı,mutlu ve huzurlu bir yıl geçirmenizi dilerim.yeni yılda yeni yazılarla görüşmek dileğiyle....
zıp zıp
olmadık anda olmadık şeyler akla gelir ya bazen. bilinçaltı denen şey unutmaz onu, yıllar sonra bile hatırlatabilir size. işte öyle bir durumdu bu sabahki.
makine elemanları dersi, etrafa bakınırken hatırladım bir anda.
zıp zıp'a binmeyen yoktur herhalde küçükken. garip bir eğlencedir ona binmek. ama konumuz bu değil.
erdek'te askeri kamp vardır, bilmeyenlere öğretelim hemen. yazın eş dost ziyaretine gitmişiz bandırma'ya. kaçamak yapıyoruz tabiki. deniz, kum, güneş, askeri kamp. -araya sıkıştıralım, 14-15 yaşında felanım.- akşam yemeği öncesi duş alıp bir tur atalım, gezelim diyoruz. her şey güzel. kahkahalar havada uçuşuyor falan. gezerken zıp zıp'a gözüm takılıyor. "hadi binelim" diyorum bizimkilere(arkadaşlara). "olmaz ya olm bebeler biniyor ona baksana" diyorlar. tabi biz 29 yaşındayız zaten! laflarını bitirmelerine izin vermeden zıp zıpın girişinde alıyorum soluğu. askere soruyorum: "binebilir miyim?". etrafına bakıyor, akşam yemeği öncesi kalabalık yok, içeride zıplayan da yok. "bin hadi" diyor. içeriye geçip başlıyorum zıplamaya. yerimi de belli etmişim, benden sonra girenler o tarafa gelmez diye düşünüyorum.
kafam neredeyse tavandaki korumalıklara değecek. arada bir de obafemi martins'inki gibi saltolar atıyorum. derken ne olduysa oluyor. zıplarken etkilediğim alan içine girmiş mal bir çocuk, uyguladığım kuvvetin etkisiyle kontrolsüz olarak zıplıyor(diye tahmin ediyorum, görmedim). havada aptal hareketler yapan ben, küçücük çocuğa tekmeyi geçiriyorum; çocuk 5 metre ileriye savruluyor. savrulduğu yetmemiş gibi etki tepki prensibi dahilinde bana uyguladığı momentum ile dengemi kaybedip ayak bileğimin üstüne düşüyorum. kuvveti ayarlayamadığım için bileğim burkuluyor, sıcağı sıcağına pek hissetmiyorum tabi. aklım çocuğun durumunda.
salya sümük ağlamaya başlıyor çocuk. annesi de durumu görür görmez içeride. sövmeye başlıyor bana. "ne işin var burada? kaç yaşındasın sen? utanmıyor musun binmeye?" (sansürlenmiş halleri tabi bunlar) canından bir parça kopmuş anne, ne dediğini bilmiyor. özür diliyorum, isteyerek olmadı diyorum ama hikaye tabi.
çocuğunu çıkarırken girişteki askere de kayıyor bir güzel. asker ne yapsın be abla? "kusura bakma" diyorum askere de. bizimkiler kahkahalarını gizliyor. anne ve çocuğu gözden kaybolunca anırmaya başlıyorlar. bileğimin acısını hissetmeye anca vakit buluyorum. bakıyorum şişmeye başlamış. bileğe mi üzüleyim, şamar oğlanına döndüğüme mi bilemiyorum tabi. iki gün boyunca şiş duran bileğime her baktığımda kadının beni dövecekmiş gibi attığı bakışlar ve askerin o ifadesiz suratı aklıma geliyor. sonra da "lan bebe nasıl ağladı ama ahaha" diye gülme malzemesi oluyor.
makine elemanları dersi, etrafa bakınırken hatırladım bir anda.
zıp zıp'a binmeyen yoktur herhalde küçükken. garip bir eğlencedir ona binmek. ama konumuz bu değil.
erdek'te askeri kamp vardır, bilmeyenlere öğretelim hemen. yazın eş dost ziyaretine gitmişiz bandırma'ya. kaçamak yapıyoruz tabiki. deniz, kum, güneş, askeri kamp. -araya sıkıştıralım, 14-15 yaşında felanım.- akşam yemeği öncesi duş alıp bir tur atalım, gezelim diyoruz. her şey güzel. kahkahalar havada uçuşuyor falan. gezerken zıp zıp'a gözüm takılıyor. "hadi binelim" diyorum bizimkilere(arkadaşlara). "olmaz ya olm bebeler biniyor ona baksana" diyorlar. tabi biz 29 yaşındayız zaten! laflarını bitirmelerine izin vermeden zıp zıpın girişinde alıyorum soluğu. askere soruyorum: "binebilir miyim?". etrafına bakıyor, akşam yemeği öncesi kalabalık yok, içeride zıplayan da yok. "bin hadi" diyor. içeriye geçip başlıyorum zıplamaya. yerimi de belli etmişim, benden sonra girenler o tarafa gelmez diye düşünüyorum.
kafam neredeyse tavandaki korumalıklara değecek. arada bir de obafemi martins'inki gibi saltolar atıyorum. derken ne olduysa oluyor. zıplarken etkilediğim alan içine girmiş mal bir çocuk, uyguladığım kuvvetin etkisiyle kontrolsüz olarak zıplıyor(diye tahmin ediyorum, görmedim). havada aptal hareketler yapan ben, küçücük çocuğa tekmeyi geçiriyorum; çocuk 5 metre ileriye savruluyor. savrulduğu yetmemiş gibi etki tepki prensibi dahilinde bana uyguladığı momentum ile dengemi kaybedip ayak bileğimin üstüne düşüyorum. kuvveti ayarlayamadığım için bileğim burkuluyor, sıcağı sıcağına pek hissetmiyorum tabi. aklım çocuğun durumunda.
salya sümük ağlamaya başlıyor çocuk. annesi de durumu görür görmez içeride. sövmeye başlıyor bana. "ne işin var burada? kaç yaşındasın sen? utanmıyor musun binmeye?" (sansürlenmiş halleri tabi bunlar) canından bir parça kopmuş anne, ne dediğini bilmiyor. özür diliyorum, isteyerek olmadı diyorum ama hikaye tabi.
çocuğunu çıkarırken girişteki askere de kayıyor bir güzel. asker ne yapsın be abla? "kusura bakma" diyorum askere de. bizimkiler kahkahalarını gizliyor. anne ve çocuğu gözden kaybolunca anırmaya başlıyorlar. bileğimin acısını hissetmeye anca vakit buluyorum. bakıyorum şişmeye başlamış. bileğe mi üzüleyim, şamar oğlanına döndüğüme mi bilemiyorum tabi. iki gün boyunca şiş duran bileğime her baktığımda kadının beni dövecekmiş gibi attığı bakışlar ve askerin o ifadesiz suratı aklıma geliyor. sonra da "lan bebe nasıl ağladı ama ahaha" diye gülme malzemesi oluyor.
feysbuğ
o kadar da laf etmiştim.
vize haftası sonrası bunalıma girip(!), bir feysbuk ekaunt'una sahip oldum. tükürdüğünü yalamak diye buna denir bence.
vize haftası sonrası bunalıma girip(!), bir feysbuk ekaunt'una sahip oldum. tükürdüğünü yalamak diye buna denir bence.
çancılara selam olsun :)
vizelerin bitmesiyle klasik öğrenci modu olan rahatlama moduna girmiş bulunmaktayım.1 hafta boyunca toplam 6 sınav.tabi bu sınavların neticesinde biz blog yazarları olarak bloğumuzun çancısını yaptığımız titiz araştırmalar sonucunda belirledik.işte top 3 listesi:
1-)Itron: çan oranı %86.93
2-)celicasupra: çan oranı %56.25
3-)minæ: çan oranı %55.71
yarışmacı arkadaşımız pardon çancı arkadaşımız Itron u bu çancılığından dolayı kutluyor ve kendisine 1 adet 4 ayaklı bio yakıtla beslenen bu yüzden de çevreyi kirletmeyen bi adet son model inek hediye ediyoruz -demek isterdik ama elimizde olmayan teknik yetersizlikler nedeniyle maalesef bu hediyeyi kendisine veremiyoruz-
1-)Itron: çan oranı %86.93
2-)celicasupra: çan oranı %56.25
3-)minæ: çan oranı %55.71
yarışmacı arkadaşımız pardon çancı arkadaşımız Itron u bu çancılığından dolayı kutluyor ve kendisine 1 adet 4 ayaklı bio yakıtla beslenen bu yüzden de çevreyi kirletmeyen bi adet son model inek hediye ediyoruz -demek isterdik ama elimizde olmayan teknik yetersizlikler nedeniyle maalesef bu hediyeyi kendisine veremiyoruz-
etiketler:
celicasupra,
geyik muhabbeti,
havadan sudan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)